Yaşlılık Nedir Vikipedi



Yaşın ilerlemesi. İnsanlar yaşlandıkça gerek bedenî, gerekse rûhî bir takım değişikliklere uğrarlar. Bunlar arasında derinin buruşması, ciltte lekeler, saçların ağarması ve dökülmesi, boyun kısalması gibi dıştan fark edilen ve pek de önemli olmayan belirtilerin yanında bütün fonksiyonlarda yavaşlama ve düşme dikkati çeker. Vücûdun tâmir hızı ağırlaşır. Organizmanın bedenî ve rûhî intibak gücü çok azalır. Kas kuvvetinde azalma, kapasite kaybına ve iş yapabilmenin çöküntüsüne yol açar. Yine yaşlılıkta her türlü hastalık halleri, ızdırap veren her şey, ölüm düşüncesi, güçsüzlük hissi, sevilen eşyâ ve kişilerin kaybı ciddî rûhî problemlere sebep teşkil edebilir.

Büyüme 22-25 yaşında durur. 25 yaşında adale gücü maksimumdur. Saçların kalınlığı ve gürlüğü tamdır. Ama yine de bağışıklık sistemini düzenleyen hormonlar azalmaya, boy da kısalmaya başlamaktadır.

30 yaşından sonra, vücut fonksiyon kapasitesi, her yıl % 0,8 kadar düşecektir. Kalp kasları kalınlaşmaya, işitme gücü azalmaya, deri elastikiyetini kaybetmeye başlar, kırışıklıklar belirir. Omurga diskleri birbirine yaklaşır ve hafif kamburluk belirtileri görülür.

40 yaşlarında çöküntü başlamıştır, kilo artıp boy birkaç milim kısalmıştır. Vücûdun tabiî savunması zayıflar. Lemfositlerin gücü, kanser hücrelerini öldürme konusunda azalır. Diğer infeksiyon yok edici hücrelerin gücü düşer. Saç kırlaşması ve dökülmesi artar, saç tellerinin çapları 2 mikron kadar incelir. Göz, yakını iyi göremez.

50 yaşlarında deri kırışıp sarkmaya başlar, gözde hipermetropi artar. Pankreas daha az trypsin ve insülin üretir, diyabet başlayabilir. Tırnak büyümesi ve tat duyusu azalır. Kas ve diğer dokular zayıfladıklarıdan, vücut ağırlık kaybeder. Fakat metabolizma da yavaşladığından, vücutta yağ toplanabilir ve zayıflama görülmez. Seste kalınlaşma olabilir, hâfıza kayıpları görülebilir.

60 ve 70 yaşlarında, boy yaklaşık 2 cm kısalmıştır, kas gücü, gençliktekinin yarısıdır. Akciğer kapasitesi yarıya inmiştir. Burun, kulak ve kulak memeleri yarım-bir santim daha uzundur. Tat alma duyusu iyice zayıflar.

Yaşlanmanın sebebi olarak birçok görüş öne sürülmüştür.
En çok kabul edilen; 1) Beynin, 2) Hormon salan endokrin sistemin (Meselâ, thymus guddesinden çıkan thymosin hormonunun azalması), 3) İnterferon gibi çeşitli tabiî ilâçlar ve antikorlar üreten bağışıklık sisteminin yaşlanması sonucu vücutta yaşlılığın meydana çıkması görüşüdür.

Yaşlılığın sınırı: Genel olarak yaşlılığın 65 yaş ile başladığı kabul edilmektedir. Dünyâ Sağlık Teşkilâtının yaptığı yaş gruplaması şöyledir: 45-59 orta yaşlı, 60-74 yaşlı, 75-89 ihtiyar, 90 ve üstü çok ihtiyar. Bu sınıflandırma umûmidir. İklim ve sağlık şartlarının değişmesiyle yaş sınırları da değişir. Onun için değişik memleketlere ve değişik insanlara göre sınıflandırma farklıdır.
Günümüzde yaşlılar: Toplumlarda yaşlıların sayısında nisbî ve mutlak artış görülmektedir. 1950 yılında genel nüfus içinde yaşlı oranı Fransa’da % 12, Almanya’da % 11 iken, bu oran son yıllarda % 14-15 civârına ulaşmıştır. ABD’de 1900 ve 1960 seneleri arasında, nüfus yaklaşık iki buçuk misli artarak 70 milyondan 179 milyona ulaşırken, 65 yaşın üzerindekilerin sayısı beş misli artarak 3 milyondan 16 milyona yükselmiştir.

Yurdumuzla ilgili rakamlar ise şu şekildedir: Yaşı 65’ten fazla olanlar 1960’ta % 3,5 oranındayken 1975’te 1.814.000 kişi ile oran % 4,5’e yükselmiştir. 2000 yılında 3.700.000 civârında 65 yaş üzeri kişi olacağı tahmin edilmektedir.

Bütün dünyâ nüfûsu içinde 1970’te 65 ve daha yukarı yaştakilerin sayısı 291.000.000’ken, 2000 yılında bunun 600.000.000’a ulaşacağı tahmin edilmektedir. 1980 yılında sanâyileşmiş ülkelerde yaşlıların toplum nüfûsundaki oranı % 15 gibi yüksek bir rakamdır. Bu duruma göre; dünyâda yaşlıların mutlak sayısı artarken, genel nüfûsa nispetleri de artmaktadır. Bu ise birtakım ekonomik, sosyal ve sağlıkla ilgili meseleleri de berâberinde getirmektedir.

Yaşlılıkla ortaya çıkan bedenî değişiklikler kişinin faal hayâtını da değiştirir. Bunlar sosyal şartlardaki hızlı değişikliklere ayak uyduramadığından toplum içindeki yerleri sarsıntıya uğrar. Bu da yaşlıyı şiddetle etkiler. Bunlar senelerden beri devam eden kâbiliyetlerin silinmesi, faalliğin kaybedilmesi ve toplumda bilinmeyen, tanınmayan bir kişi hâline gelmesi demek olur.
Günümüzde şehirleşmenin arttığı görülmektedir. Şehirleşme, kişilerarası münâsebetleri gevşetir. Bunların yerini radyo, televizyon, gazete, sinema gibi âletler alır ve böyle bir cemiyette kişi, saygınlığını tatmin edici şekilde hissetmez. Var olan insan münâsebetleriyse daha çok menfaata dayanmaktadır. Kardeş ve çocuk sayısının da azaldığını eklersek, bütün bunlar kişiyi yalnızlığa iter, desteksiz bırakır, çevre ve topluma yabancılaştırır.

Değişen sosyal şartlara bağlı olarak büyük âilelerin yerini küçük âileler almıştır. Âile içinde de kişiler arası bağ çok zayıflamıştır. Yaşlı kişi, kendisine yardım edecek, bakacak, ihtiyaçlarını karşılayacak ve kendisine samimiyetle yaklaşacak kimse bulamamaktadır. Gerek âile fertleri, gerekse toplum içinde kendini desteksiz görmeye başlayan, etrâfındakilerin kendisinden uzaklaştığını düşünen kişi, hayâtını kimseye muhtaç olmadan sürdürebilmek için geleceğiyle ilgili bir teminât, bir ipucu, bir ümit aramaya başlar.

Yaşlılık şu iki durumda mesele hâline gelir:
1. Yaşlılığı ve hastalığı, güçsüzlüğü ve beceri kaybını kat’i ve sert bir tarzda inkâr edip benimsemeyerek önceki faaliyeti aynen sürdürmeye çalışırsa;
2. Tersine, korku ve endişe içinde kendisini her türlü meşgaleden uzak tutmaya yönelik bir vaziyet içine girerse.
Yaşlılık ve hastalıklar: Günümüzde yaşlılığın ciddî bir problem hâline gelmesinde hastalıkların da mühim yeri vardır. 50-60 yıl kadar önce enfeksiyon dediğimiz öldürücü hastalıklar yaygındı. Koruyucu hekimlik çalışmaları ve antibiyotiklerin keşfiyle bu mikrobik hastalıklar önlendiyse de son yıllarda bu defâ dejeneratif hastalıklar yaygınlık kazanmıştır. Bunlar; damar sertliği (kalp ve beyin damar hastalıkları), romatizmal hastalıklar, şeker hastalığı gibi öldürmeyen ve ancak belirtilerinin, sürekli ilâç kullanma ve perhiz yapma ile hafifletilebildiği bedenî bozukluklardır.
Yaşlılara yardım: Yaşlılığın kendisine, yâni yaşlanmaya tesirli bilinen bir hormon, aşı veya başka bir ilâç yoktur. Bugün batı ülkelerinde yaşlılara yapılabilen yardım ve tavsiyeler şunlardır:

1. Hasta ve sağlam yaşlılar için yeterli huzurevi dediğimiz bakım müesseseleri açılmaktadır. Yaşlı, sıhhatli bile olsa kendi çocukları tarafından kabul edilmemekte ve tek yaşamakta veya huzurevine yerleştirilmektedir.
2. Meşgale bulması tavsiye edilmekte, gâyesiz duran yaşlının daha çabuk yıkılacağı hatırlatılmaktadır.
3. Yaşlılığa ve yaşlanmanın getirdiği zorluklara önceden hazırlanması sağlanmaktadır.
4. Yaşlılığa iyi uyum sağlaması için kişinin kendisini maddî bakımdan muhtaç hissetmeyecek şekilde yardımlar yapılmakta ve maaş bağlanmaktadır.

İslâmiyette yaşlılık: Yaşlılar, İslâmiyete uymakla huzurlu olurlar. Çünkü yaşlı Müslüman, ihtiyarlığın, hayâtın mûtad ve mecburî sonu olduğunu bilir. İhtiyarlıktan paniğe kapılmaz. İhtiyarlığı da gençlik kadar hayâtın normal bir devri olarak görür. Yaşlı Müslüman, hastalığın ve güçsüzlüğün Allah’tan geldiğini ve geçici olduğunu düşünerek bunların verdiği ızdırabı hafif hisseder.
Yaşlılar, Müslümanların saygı gösterdikleri kimselerdir. Kendilerinden hayâ ederler. OnlaraResûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) asrına daha yakın olduğu için saygı gösterirler. Allahü teâlâyı tanımakta önde olmaları ve ibâdetlerinin çokluğu sebebiyle hürmet ederler. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Müslüman yaşlılara hürmet ve ikrâm, Allahü teâlâya saygıdandır.” buyurdu. Müslüman, yaşlıların huzurunda izinsiz konuşmaz. Şöyle buyrulmuştur: “Bir genç, bir yaşlıya yaşından dolayı hürmet ederse, onun yaşına varınca Allahü teâlâ, ona gençleri hürmet ettirir.” Bir hadîs-i şerîfte; “Güçsüzlere, hastalara, yaşlılara ve küçüklere merhamet edilir.” buyuruldu. Câbir’in (radıyallahü anh) Resûlullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdiği hadîs-i şerîfte; “Büyüklerimizi saymayan, küçüklerimize acımayan bizden değildir.” buyruldu.

İslâmiyette anne ve baba her zaman kıymetlidir. Yaşlılıkları çocukları için büyük nîmettir. Babaya ve anneye hizmet vâcibtir. Bunlara çocuklarının hizmeti, muhtaç oldukları zamandır. Abdullah bin Amr radıyallahü anh Resûlullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirir. Buyurdu ki: “Allahü teâlânın rızâsı, baba ve annenin rızâsındadır. Allahü teâlânın rızâsızlığı da, baba ve annenin rızâsızlığındadır.” Yine bir hadîs-i şerîfte; “Baba ve annesini kendinden râzı eden, dünyâ ve âhiret iyiliğini, kendisi için bir araya getirmiştir.”

Adamın biri; “Yâ Resûlallah, annem yanımda yaşlandı ve yaşlılıktan ötürü aklını kapbetti. Onu elimle yediriyor, elimle içiriyorum. Her işini ben görüyorum. Sırtımda taşıyorum. Acaba hakkını ödemiş oldum mu?” diye suâl etti. “Hayır. Hakkının yüzde birini bile edâ etmemişsin.” buyurdu. “Acaba neden? Yâ Resûlallah” dedi. “Çünkü o sana, elinden hiçbir şey gelmediği zamanda yaşamanı isteyerek hizmet etti. Sen ise ona, ölümünü isteyerek hizmet ediyorsun. Ama yine de ona çok iyilik yapmışsın.” buyurdu.

Biri Peygamberimizin yanına geldi ve; “Yâ Resûlallah, annem sakatlandı. Ağzına yemeği ben koyuyorum, abdesti ben aldırıyorum, onu sırtıma alıp, helâya götürüyorum, onun hakkını ödemiş olur muyum?” deyince,Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Onun hakkının yüzde birini ödeyemezsin. Lâkin iyi bakarsan, ona yapacağın küçük bir hizmete çok sevap verilir.” buyurdu.
Bir defâsındaPeygamber efendimiz; “Burnu yere sürtmüştür, burnu yere sürtmüştür!” buyurdu. “Kimin? Yâ Resûlallah”, dediler. “Ana ve babasından birinin veyâ ikisinin, yanında ihtiyarladığı halde, Cennet’e girmeyenin.” buyurdu. Yâni onlara iyilik ve ihsan etmeyip, Cennet’e girmeyen, demektir. Bir hadîs-i şerîfte “Cennet, anaların ayakları altındadır.” buyruldu.
Kur’ân-ı kerîmde İsrâ sûresi 23. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Anaya babaya güzellikle muâmele edin. Onlardan biri veya ikisi yanında ihtiyarlık hâline ulaşırsa, sakın onlara öf bile deme, onları azarlama, yüksek sesle hitab edip, onlara bağırma, ikisine de iyi ve yumuşak söyle.” ve 24. âyet-i kerîmede meâlen; “İkisine de acıyarak tevâzu kanadını indir ve şöyle de: “Ey Rabbim! Onlar, beni küçükken terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.” buyuruyor.

İslâmiyette kişinin anne ve babasına karşı vazifeleri şunlardır: Her dediklerini dinlemeli, özürsüz önlerinden yürümemeli, günah olmayan emir ve sözlerini yerine getirmeli, onlar kalkınca ayağa kalkmalı, sesini onların sesinden yüksek çıkarmamalı, seslendikleri zaman, hemen “Buyurun!” demeli, onların rızâsını almaya gayret etmeli, kendini onların önüne atmalı, fedâ olurcasına hizmet etmeli, onlara saygı ve haklarını gözetmekten dolayı sitem etmemeli, yüzlerine sert bakmamalı, kaşlarını çatmamalı, huzurlarında edeple oturmalı, yanlarında ayak uzatmamalı, bir yeri ağrıdığında mümkün mertebe onlara söylememeli, kalplerini üzmemelidir.

Kısaca İslâmiyette yaşlılar, toplumun hürmet gösterdikleri her işini danıştıkları, etraflarında hizmet etmek için pervâne gibi dolaşılan kişileridir. Hor görülmezler. Aksine daha çok sözleri dinlenir.

Yaşlılarda, boşluk ve gâyesizlik bunalıma sebep olur. Emekli olan yaşlı, gâye hissini kaybeder. Ümitsiz kalır. Halbuki Müslümanın vazife ve mesuliyetleri ölene kadar bitmez. Beş vakit namazı, oruç, hac ve diğer ibâdetleri yanında, insanlara faydalı olma isteği, hayır ve hasenatı bütün vaktini doldurur.

Yaş dönümü psikozu: İnvolüsyonel psikoz veya yaşdönümü melankolisi de denir. Kadınlarda sıktır. Bu şahıslar evvelce bir psikoz (cinnet, akıl hastalığı) geçirmemiş kimselerdir. Soya çekimde de (ırsiyet) bir özellik görülmez. Hezeyanlı ve ajitasyonlu olabilen depresyon (çöküntü) hâli tabloya hâkimdir. Özellikle sabahları artan sıkıntı; intihar arzuları, kendini değersiz, sâhipsiz, âciz ve hattâ ölmüş görme; derin elem ve keder hali, suçluluk hisleri, hayattan zevk almama, az konuşma gibi belirtileri vardır. Kadınlarda 45-55 yaşlarında, erkeklerde 50-60 yaşlarında görülür.

Hastalık bâzan birkaç sene sürebilir. Tedâviye genellikle cevap verir. Antidepresif ve anksiete (endişe) giderici ilâçlar, elektrokonvülsif tedâvi (EKT) ile berâber gâyeye matuf bir hormon tedâvisi çok faydalıdır. Had safha geçip, hasta, etrâfıyla temas kurulabilecek bir hâle geldikten sonra psikoterapiye geçilir.

Sizlerde Konu Hakkında Yorum Yapın