Demokrasi Nedir Vikipedi



DEMOKRASİ a. (yun. demokratia, fr. démocratie’den).

-1. Egemenliğin halktan kaynaklandığı yönetim biçimi, siyasal sistem. -2. Bu yönetim biçimine sahip devlet. (Bk. ansikl. böl.) -3. Çeşitli kademelerde belirlenen görevleri yerine getirecek kişilerin görüşlerinin dikkate alındığı bir kurum, bir grup, vb. içinde kurulan ilişkiler sistemi. -4. Bir kurum, bir topluluk içerisinde kişilerin karşılıklı hak ve özgürlüklerinin varlığına dayanan yaşam biçimi; Bizim evde demokrasi uygulanır. -5. Doğrudan demokrasi, halkın, egemenliğini, temsili bir organın aracılığı olmadan kullandığı siyasal sistem.

— Halk demokrasisi, sosyalist Doğu Avrupa ülkelerindeki rejim, bu rejime sahip ülke.

— Hıristiyan demokrasi, demokratik ilkelerle katolik inancın ve ahlakın gereklerini bağdaştırmayı öngören siyasal hareket. (Bk. ansikl. böl.)

–Sosyal demokrasi, halkın, egemenliğini siyasal alanda olduğu gibi iktisadi ve toplumsal alanlarda da kullandığı siyasal sistem. (Avusturyalı marxçilara göre sosyal demokrasi siyasal alandaki demokrasiyi tamamlamalıdır.)

— Temsili demokrasi, halkın, egemenliğini temsili organlar aracılığıyla kullandığı siyasal sistem. -ANSİKL. Demokrasi düşüncesinin temelinde toplum yaşamını yönetecek otoritenin topluluğu oluşturan tüm bireylere dayanması ilkesi yatar. Böylece, yöneticilerle yönetilenler arasında bir özdeşleşmeyi, Lincoln’un formülüne göre halkın halk tarafından ve halk için yönetilmesini gerekli kılar. Buradan hareketle, bir yandan istenen ve gerçekleşebilir bir özdeşleşme düzeyine göre, diğer yandan da topluluğa ait olduğu varsayılanla özel yaşama ait olduğu varsayılan arasındaki ayırıma göre farklı içerikler kazanacaktır.

Demokratik istem, başlangıçta özü bakımından bireyci bir istemdir. Bireylerin doğuştan özgür ve eşit oldukları varsayıldığında, sorun, bu özgürlüğü ve bu eşitliği korumak için, bireyleri, bireysel yaşama saygılı bir iktidar çevresinde olabildiğince sıkı biçimde birleştirmektir. Yunanlılar, böylece siteye (polis) ilişkin kararların yurttaşlar tarafından alındığı doğrudan siyasal demokrasi’yı yarattılar; bu göreli bir demokrasiydi, çünkü köleler ve meto-ikos’lar (yabancılar) yurttaş sayılmıyorlardı. Landsgemeinden’err (halk meclisleri) bulunduğu üç isviçre kantonunda hâlâ bu doğrudan demokrasi uygulanmaktadır. Bütün Ortaçağ boyunca, özellikle dinsel tarikatlarda belli belirsiz var olan demokrasi düşüncesi bireyin üstünlüğünün ilanı olan Rönesans’la birlikte yeniden canlandı ve doğrudan demokrasiye halk egemenliği kuramı adıyla bilinen kuramını kazandıran J.-J. Rousseau’yla birlikte Aydınlanma çağında açıkça ortaya çıktı.

Rousseau’ya göre halkı oluşturan bireylerin her biri, genel iradenin yönetimi altında ve toplum sözleşmesiyle herkesin ortak kullanımına sunduğu iktidarın bir bölümünün sahibidir, genel iradenin kaynağı da bütün topluluktur Bu topluluk yalnızca kendi çıkarını gözeteceği için genel irade her zaman kamu yararına çalışır ve birey özgür kalır, çünkü genel iradeye boyun eğmekle aslında kendisine boyun eğmektedir; bu irade, genel oy, doğrudan demokrasi ve çoğunluk kuralıyla ortaya çıkar. Hiçbir yurttaşın, kendisinden ayrılması düşünülemeyen ve kendi özgürlüğünün güvencesi olan otorite ya da iktidar parçasını tanımaması ya da bir başkasına devretmesi sözkonıfsu olamaz; çoğunluk kuralı bu özgürlüğü tartışma konusu yapmaz. Rousseau şöyle der: "Eğer benim görüşüme karşıt olan görüş üstünlük kazanırsa bu yalnızca benim genel irade sandığım şeyin aslında genel irade olmadığını gösterir; öyleyse bu görüşe boyun eğmem gerekir."

Ilımlı devrimciler, bu halk egemenliği kuramının tersine, temsili demokrasice götüren ulusal egemenlik kuramını geliştirdiler. Buna göre iktidarın bir parçasını elinde tutan birey değildir, soyut ve bölünmez kolektif bir bütün olarak ulus, iktidarı kendi elinde tutar. Öyleyse ancak tüm ulusun seçilmiş temsilcileri ulusal iradeyi gerçekten ete kemiğe büründürür. Böylece klasik liberal demokrasi, doğrudan demokrasiden esinlense bile (referandum), özü bakımından temsilidir; doğrudan demokrasiden esinlendiği zaman yarı doğrudan demokrasi sözkonusu olur. Ulusça seçilen temsilciler, her şeyden önce bireylerin özgürlüğünü gözeten bir otorite kullanırlar, bu durum kendisini çoğulculuk ile gösterir (çok partili seçimler, azınlık hakları, kamu özgürlükleri, iktidarın değişebildiği).

insanlar arasında gerçek bir eşitlik olmadığı sürece özgürlüğü yalnızca bir biçim olarak gören marxçılığa göre, toplumsal örgütlenmenin ve dolayısıyla otoritenin ilk amacı bu eşitliği sağlamaktır; iktidarın, en kalabalık sınıf anlamına gelen halk tarafından ele geçirilmesi ve kullanılması bu amaca yönelmelidir. Buna göre iktidarın işlevi, bireysel yaşama indirgene-meyecek şeyleri örgütlemek biçimindeki en küçük işlev değil, İdeal toplumu yaratmak biçimindeki en büyük işlevdir. Böylece basit siyasal demokrasinin yerini tam demokrasi, özellikle de toplumsal demokrasi almaktadır; mülkiyeti elinde bulunduran burjuvazinin egemenliğinin son bulması, sınıflar arası karşıtlıkları ve dolayısıyla iktidar için yarış kavramını da ortadan kaldırır. Bu ilke halk demokrasilerinde, tek parti uygulaması biçiminde gerçekleşmiştir.

Bu çözümlemelerin etkisi ve iktisadi gelişmenin basit dinamiği günümüzde, toplumsallaşma sürecine giren liberal demokraside bir dönüşüme vot acıraktadır; iktidar, çoğunlukla temsili mekanizmaların işleyişini sözde bırakan, artan bir tekniklik ve merkeziyetçilikle bireylerin yaşamına gittikçe daha çok müdahale etmektedir. Bu olguyu anlatabilmek İçin bazen tekno-demokrasi terimi kullanılır.

Hıristiyan demokrasi. Harfi harfine ele alındığında "hıristiyan demokrasi", iktidarın halka ait olduğu ve isa’nın öğretisinden, incil’den kaynaklanan ilkelere göre yürütüldüğü siyasal bir rejimi ifade eder. Bu ülkü, XIX. yy.’ın son otuz yılı içinde Buchezye işçi tilmizleriyle, ikinci Cumhuriyette l’Ere nouvelle (Yeni çağ) grubu, Oza-nam ve rahip Maret’nın gazetesiyle belirginleşir. Hıristiyan demokrasi sözcüğü, XIX. yy. sonunda, LeoXIII’ün1891’deişçilerinyaşam koşullan üstüne papalık genelgesini (fle-rum novarum Graves de communi re[/I] genelgesi (18 ocak 1901). Bu genelgeyle, hıristiyan demokrasi deyimi Kilise’nin yüce katınca kabul edilmekle birlikte, hiçbir siyasal amaca yönelmeye-cek hıristiyan halk hareketi anlamıyla sınırlandı ve bu hareketi bir tür sosyalizme yöneltmeye kalkışacak her türlü sapmaya karşı çok açık biçimde dikkat çekildi. Öyle ki, o dönemde liberal çevrelerde "Hıristiyan sosyalizmi"nden söz edilmeye başlanması üzerine, katolik dünyanın sorumlu önderleri bu yakıştırmayı, özü ve sözüyle, kesin bir dille reddettiler. Bu sınırlama, yeni papa Pius X’un modernist savları mahkûm etmesiyle örtüştü. Bunun üzerine, kimi "demokrat rahipler" özellikle Fransa’da rahip Dabry, italya’da rahip Romolo Murri, aralarında düşünce ve eylem ortaklığı olmamasına karşın Loisy, Tyrrell ya da Minocchi gibi ünlü eksege-tesler, aynı anda Kilise’yi terk ettiler. Pius X fransız piskoposlarına, Marc Sang-nier’nin Sillon’unu (ilk hıristiyan demokrat örgütlenme) onaylamadığını belirten mektubunda, incil’in siyasal amaçlarla her tür kullanımına karşı aynı çekinceleri ileri sürdü.

Birinci Dünya savaşı’ndan sonra, uluslararası komünist hareketin güçlenmesinden rahatsız olan Papalık yönergelerinde belirgin bir değişiklik meydana geldi. Yeni papaların (Benedictus XV, sonra Pius XI) topraklarına el konulmasına karşı protestolarının azaldığı ve Vatikan’ın birleşik italya’yla yakınlaşma girişimlerinin (bu yakınlaşma 1929 Laterano anlaşmalarıyla gerçekleşti) sürdüğü bir sırada Roma, siyasal partilerde örgütlenmek isteyen ka-toliklerı teşvik ederken, mümkün olduğunca dinsel adlar kullanmamalarını, ama Av-rupa’daki çeşitli parlamentolarda hıristiyan ilkelerini savunmaya özen göstermelerini istedi. Böylece italya (don âurzo), Hollanda (Monsenyör Nolens), Avusturya (Monsenyör Seipel), Çekoslovakya (Monsenyör Srâmek), Slovenya’da (Monsenyör Ko-roSec) din adamlarının ve Fransa, Almanya, isviçre, Polonya, Romanya’ da da kilise dışı insanların önderliğinde, çeşitli adlar altında kurulan bu partiler ‘ ‘hıristiyan demokrat" olarak kabul edilebilir ve bu partilerde din adamlarının etkisi, ülkelere göre az ya da çok açık bir biçimde kendini gösterir. Bu partiler arasındaki ilişkiler 1928’den başlayarak Paris’teki "Secrétariat international" (Uluslararası sekreterlik) tarafından sağlandı.

Fransız devrimi’nin kalıtı ve Fransızlar’ ın büyük bir bölümünün "kilise etkileri" ne karşı duyduğu güvensizlik, kuşkusuz Fransa’yı böyle bir partinin kurulmasının en güç olduğu ülke durumuna getiriyordu. Nitekim iki savaş arasında Demokrat halk partisi adıyla kurulan böyle bir partinin etki alanı çok dar kaldı. Dört ya da beş milletvekilinden oluşan daha dar bir grup Marc Sangnier’nin Jeune République’ine (Genç cumhuriyet) katıldı. Fransız hıristiyan demokratları, günlüj ve sürekli basınları sayesinde (l’Ouest-Eclair, l’Aube) parlamento dışında, geleceğe yönelik eylemleri için güçlü dayanaklar hazırladılar.

Hıristiyan demokrasi, ikinci Dünya savaşı’ndan sonra, özellikle Avrupa’da yeniden canlandı: Belçika’da eski Belçika katolik partisi olan Hıristiyan sosyal partisi, italya’da italyan hıristiyan" demokrat partisi, Almanya’da Hıristiyan" demokrat birliği (Christlich-Demokratische Union), Fransa’da Cumhuriyetçi halk hareketi. Türkiye’de demokrasi, Türkiye’de demokrasiye geçişte ilk aşama Senedi ittifakla başlamış sayılabilir (1808). Gerçi senet, derebeylik düzenine hukuksal geçerlilik ve süreklilik kazandıran bir belgeydi ama, aynı zamanda padişahın yetkilerini de, ilk kez sınırlıyordu. Tanzimat fermanı (1839) da, kişi haklarını, özgürlükleri güvence altına alıyor, yasadışı nedenlerle suçlama ve cezalandırmaları önlüyor, yasalar önünde vatandaşların eşit olduğunu kabul ediyordu. Padişahın yetkileri yasalarla sınırlanmış, yeni bir siyasal güç, tanzimat bürokrasisi ortaya çıkmıştı. 1856’da yayımlanan Islahat fermanı ‘yla tüm Osmanlı uyruklularının devlet memuru olabilmesi kabul edildi. Eyalet ve liva meclislerinin bir kısım üyeleri de yöre halkınca seçilecekti. Sadrazam Âli Paşa, halkın ülke işlerine katılmasının mutlakiyetçi rejimi yumuşatacağını belirtiyordu. 1864 tarihli Vilayet nizamnamesi, vilayet meclislerinde seçimle gelen üyelere de yer veriyordu. Yerel meclisler demokrasiye geçişte önemli roller üstlendi. 1877’de Osmanlı meclisi mebusanı’na seçilen milletvekillerinin çoğu, yerel meclis üyeliği yapmış kişilerdi. Belediye meclisleri de Vilayet ni zamnamesi’yle örgütlenmeye başladılar.

1876’da yürürlüğe konulan Kanuni esasi monarşik yapıdaydı. Şeriat kuralları geçirdiğini sürdürüyordu. Padişahın geniş yetkileri arasında, Meclisi mebusan’ı feshetme, güvenliği bozanları sürgüne gönderme de yer alıyordu. Vatandaşlar yasa lar önünde eşitti. Kişi özgürlük ve dokunulmazlıkları belirtilmişti. Meclisin seçimi demokratik olmaktan uzaktı. Kadınlara oy hakkı verilmediği gibi ancak belli bir serveti olanlar seçmenlik hakkı kazanıyordu. Siyasal partiler henüz kurulmadığı için adaylıklar kişiseldi. Azınlıklar da mecliste daha büyük oranda temsil olanağı bulmuşlardı. Bütün bu olumsuz koşullara karşılık meclis, özgür tartışma ortamını savunabildi; yasa taşanlarında özgürlükçü değişiklikler yaptı. Rus savaşı’nda (1877 -1878) hatalı görülen yöneticileri, hatta padişahı eleştirdi. Savaş sorumluları için divanı harp kurulmasını kararlaştırdı. Bu eleştirilerine karşı Abdülhamit II meclisi kapattı; 30 yıl süreyle demokratik girişimleri dondurdu. Özgürlük için çalışan Jön Türkler tüılü baskılarla karşılaştı. Abdülhamit II yönetimine karşı örgütlenen ittihat ve Terakki cemiyeti, Rumeli ordusunun da desteğiyle padişahı. Kanuni esasi’yi yeniden yürürlüğe koymaya zorladı. Halkın "Hürriyetin ilanı" olarak kutladığı ikinci meşrutiyet çok partili düzenin başlangıcı oldu. Yapılan seçimlerde ittihat ve Terakki cemiyeti büyük bir çoğunlukla iktidara geldi. Kâmil Paşa hükümetini önce destekleyen meclis, sonra güvensizlik oyu verince bakanlar kurulu ilk kez meclis tarafından düşürülmüş oldu. 31 Mart vakası’ n-da etkili olamayan meclis, bunalım atlatıldıktan sonra Abdülhamit’in tahttan indirilmesine karar verdi. Bu kararı yoğun bir yasama faaliyeti izledi. Kanuni esasi’de yapılan değişikliklerle parlamenter monarşi gerçekleşti. Meclisle bakanlar kurulu arasında anlaşmazlık çıkarsa, bakanlar kurulu ya meclis kararına uyacak ya da istifa edecekti. Kamu özgürlükleri genişletildi. Padişaha sürgün yetkisi veren 113. madde kaldırıldı. Toplanma ve dernek kurma özgürlükleri tanındı. Bir süre iktidarı yitiren ittihat ve Terakki, Babıâli baskım’y-la (1913) ülkeye yeniden egemen olunca muhalefeti susturdu ve fiili bir tek parti rejimi kurdu. Birinci Dünya savaşı sonrası ittihat ve Terakki’nin dağılması üzerine padişah güçlü duruma geçti. Milli misak’ı kabul eden son Meclisi mebusan, istanbul’un işgali üzerine 18 mart 1920’de süresiz tatil kararı aldı. Anadolu’da kurulacak ulusal bir hükümet halkın tek umuduydu.

Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal Paşa, düşmanı yurttan kovabilmek için halkın desteğine sahip bir meclisin gerekli olduğuna inanıyordu. Erzurum ve Sivas kongreleri, ulusal direnişin Anadolu ve Rumeli müdafaayı hukuk cemiyeti’nce örgütlenmesi anlamına geliyordu. 23 nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, demokratikleşme sürecinde bir dönüm noktası oluşturdu. Meclis, halk adına tüm yetkileri elinde topluyordu. Osmanlı hükümetinin yetki alanı İstanbul ve çevresiyle sınırlıyken TBMM, tüm Anadolu ve Trakya adına kararlar alıyor, Kurtuluş savaşı’nı yapan orduyu yönetiyor; kendi üyeleri arasından seçtiği bakanları denetleyebiliyordu. İstiklal mahkemeleri de meclise bağlıydı. 1924 Anayasasında da meclisin üstünlüğü ilkesi yinelendi. Ancak bakanlar kurulu, parlamenter sistemin gerektirdiği ölçüde, yürütme erkini daha bağımsız biçimde kullanabilecekti. Kişi hak ve özgürlüklerinin meclise karşı korunması, henüz sözkonusu değildi. Yargı organını iktidarların baskısından koruyacak hükümlere de yer verilmemişti. Terakkiperver cumhuriyet fırkası (1924-1925), Serbest cumhuriyet fırkası (1930) girişimleri dışında, 1945’e kadar süren tek parti düzeninde demokrasi gelişemedi, ikinci Dünya savaşı sonrası, savaşı kazanan batı demokrasileri yanında yer almak isteyen CHP iktidarı, demokrasiye geçiş sürecini engellemeye kalkışmadı. Cumhurbaşkanı inönü 1 kasım 1945’te meclisi açış konuşmasında, çok partili düzene geçileceğini açıkladı. iktidar, şeriat düzeninden yana olanların ve sol görüşleri savunanların siyasal girişimlerini engellerken, DP’nin kuruluşunu onayladı. DP’nin hızla örgütlenmesi, yurt çapında düzenlediği mitinglerle demokrasi ve milli irade gibi kavramları halka götürmesi kitlelerin siyasal yaşama katılmasını sağladı. Basın da demokrasinin gelişmesinde payına düşen görevi üstlendi. 1946 seçimlerinde ilk kez, adaylar halka gidip oy istediler; partilerinin temel görüşlerini açıkladılar. 1946-1950 döneminde demokrasiye geçiş daha da hızlandı. Demokratik düzenle bağdaşmayan hükümler yasalardan çıkarıldı. Tek dereceli seçim, gizli oy-açık tasnif kuralı kabul edildi. 1950’de yapılan seçimlerle iktidar, demokratik biçimde el değiştirdi; DP hükümeti kuruldu. DP hükümeti de, TBMM’de-ki büyük çoğunluğuna dayanarak, bir süre sonra tek parti düzenindeki gibi ülkeyi yönetmeye başladı. CHP’nin "halka rağmen, halk için" ilkesiyle özetlenebilecek halkçılığına karşı, halkın yaygın katılımına dayalı bir halkçılık (popülizm) uygulandı. Devlet yatırımları, destek alımlar, taban fiyat uygulamalarıyla iktisadi olanaklar siyasal çıkarlar için etkili biçimde kullanıldı. Bürokrasinin yüklenegeldiği işlevleri, parti örgütü gayri resmi ilişkilerle yürüttü; tarım kesimini, esnafı, sanayiciyi, tüccarı partiye bağladı. Buna karşı işçi ve mumur kesimi ihmal edildi. Sabit gelirli bu kesim, yükselen enflasyonun yükünü taşımak zorunda bırakıldı. 1954’ten sonra üniversiteler, basın, yargıçlar DP hükümetlerinin baskılarıyla karşılaştı. Muhalefete yöneltilen baskılar nedeniyle başlayan öğrenci gösterileri, bunları önlemek için getirilen sıkıyönetim, 27 mayıs 1960’ta ordunun yönetime el koymasıyla sonuçlanan tırmanmayı hızlandırdı.

27 Mayıs’ta ordu adına harekete geçen Milli birlik komitesi’nin emriyle başta cumhurbaşkanı ve başbakan olmak üzere tüm DP’Iİ bakanlar, milletvekilleri tutuklandı. DP iktidarının meşruluğunu yitirdiği; bunun için ordunun duruma müdahale ettiği belirtilerek yeni bir anayasanın hazırlanacağı açıklandı. Silahlı kuvvetler, cumhuriyet tarihinde ilk kez doğrudan siyasete müdahale ediyordu. Ordu bu tarihten sonra da bir baskı grubu olarak, siyasal yaşama ağırlığını koyarak söz sahibi oldu.

Ara rejim döneminde yeni anayasa hazırlandı. 1961’de kabul edilen Anayasayla, kuvvetler birliğine dayanan 1924 Ana-yasası’nır düzeni değiştiriliyor, millet adına egemenliği kullanan TBMM’de, fiilen çoğunluk partisinin elinde toplanan güç, yeni anayasanın getirdiği kurumlarca paylaşılıyordu. Millet meclisi yanında Cumhuriyet senatosu, Cumhurbaşkanı, Bakanlar kurulu, Anayasa mahkemesi, egemenliği kullanacak organlar sayılmıştı. DP dönemine tepki olarak, demokrasinin Anaya-sa’nın yetkili kıldığı bu organların denetimi altında gerçekleşeceği, çoğunluğu ele geçiren partilerin keyfi yönetimlerinin engelleneceği düşünülmüştü. 1961 Anayasası’nda, temel hak ve özgürlüklere geniş yer veriliyordu. Bu hak ve özgürlükler Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olacak ve ancak yasalarla sınırlandırılabilecekti. Yasalar, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunamayacaktı. Sosyal adaletin gerçekleşmesi için de sendika kurma, grev, toplusözleşme hakları kabul ediliyordu. Yeni anayasa 1960’ların özgür ortamının bir güvencesi oldu. Üniversiteler idari özerkliğe kavuştu, iktidarın yayın organı olmayacak özerk bir radyo televizyon kurumu öngörüldü. Yargı organı, Yüksek hâkimler kurumu denetiminde, siyasal baskılardan arınmış saygın bir kurum olarak düzenlendi. Sol partiler ilk kez örgütlenme ve TBMM’de temsil edilme olanağına kavuştular Kapatılan DP’nin oy tabanına dayanan AP ve YTP örgütlenerek seçimlere katıldılar. 15 ekim 1961’de yapılan seçimlerde hiçbir parti çoğunluk kazanamadı. Yeni miletvekili seçim kanunuyla getirilen nispi temsil sistemi TBMM’de tek partinin ezici bir çoğunluk kazanmasını önlüyordu. 1961-1965 arası, koalisyonların ılımlı yönetiminde demokratik bir dönem oldu. 22 şubat 1962 ve 21 mayıs 1963’teki darbe girişimleri, ordu komuta kademesinden destek bulamadığı için başarılı olamadı.

1965 seçimlerinde AR TBMM’de tek başına çoğunluğu sağladı. DP’nin doğrultusunda bir politika güden ve onun devamı sayılan AP hükümetlerinin sorunu, DP yöneticileri için af çıkarılması oldu. Yas-sıada’daki Yüksek adalet divanı’ nda yargılanan ve çeşitli cezalara çarptırılan DP yöneticileri affedildi; ancak siyasal haklan geri verilmedi. Haziran 1968’den başlayarak öğrenci hareketleri ivme kazandı. AP yöneticileri yayılan olaylar karşısında 1961 Anayasası’™ suçladılar; bu anayasayla ülkenin yönetilemeyeceğini savundular. 21 mart 1971’de silahlı kuvvetler, emir ve komuta zinciri İçinde, bir muhtırayla hükümetin istifasını istedi. Hükümet istifa etti. TBMM ve siyasal partiler varlıklarını sürdürdüler. Yeni siyasal dönemin özelliği, kurulan "partiler-üstü hükümetler" oldu. Tarafsız bir kişinin başkanlığında, tüm siyasal partilerin desteğini alan hükümetler kuruldu. Bu hükümetlerin birinci görevi "12 mart muhtırası"nda sıralanan önlemleri almak oldu. Olayların yoğun olduğu illerde sıkıyönetim ilan edildi. Anayasa mahkemesi, siyasal yelpazenin en solundaki TİP’le en sağındaki Milli nizam parti-si’ni kapattı. Basına sansür uygulandı. 1961 Anayasası’nda yer alan temel hak ve özgürlüklerin, toplumun gelişme ölçüsüne göre lüks olduğu ileri sürüldü. Anayasa değişikliğiyle bu hak ve özgürlükler daraltıldı; memurların sendika üyesi olması yasaklandı, TRT’nin özerkliği kaldırıldı. Devlet güvenlik mahkemeleri kuruldu.

1973 seçimleriyle yeniden demokratik düzene dönüldü. Hiçbir parti çoğunluğu kazanamadığı için koalisyonlar dönemi başladı. Koalisyonlara katılan partiler, gerçek güçlerinin, aldıkları oyların çok üzerinde iktidara ortak duruma geldiler. Partilerden milletvekili koparma yoluyla koalisyonlar oluşturuldu. Koalisyonları güçlü göstermek için girişilen cepheleşme eğilimleri anarşinin tırmanmasına yol açtı. Rejim bunalımlarının sorumluluğu 1961 Ana-yasası’na yüklendi. Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının verdikleri uyarı mektubu (aralık 1979), bunalıma bir çözüm getirmedi, iktisadi bunalımı önlemek için alınan "24 Ocak kararları"nın da demokratik bir ortamda uygulanabilmesi olanaksızdı. Cumhurbaşkanlığı seçimi, TBMM’deki duyarlı dengeler yüzünden bir sorun durumuna geldi. Tırmanan anarşi ve terör de askeri müdahaleye bir kez daha gerekçe oldu.

Askeri müdahale 12 eylül 1980’de gerçekleşti. Ordu, emir ve komuta zinciri içinde, yönetime el koydu. Millet meclisi ve Cumhuriyet senatosu kapatıldı. Parlamento üyelerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edildi; siyasal etkinlikler yasaklandı. Parti önderleri "güvence altına" alındı. DİSK ve MİSK gibi işçi örgütleri kapatıldı. Genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları ve jandarma komutanının oluşturduğu Milli güvenlik konseyi (MGK), 27 ekim 1980’de ara rejimin bir tür anayasası olan "Anayasa düzeni hakkında kanun"u yayımladı. Yasaya göre parlamentonun yetki ve görevlerini MGK, cumhurbaşkanınınkileri de devlet başkanı olan MGK başkanı üstleniyordu. MGK’nin çıkaracağı yasaların anayasaya aykırılığı ileri sürülmeyecek; anayasaya uymuyorsa, anayasa değişikliği sayılacaktı. MGK, haziran 1981’de Kurucu meclis kanunu’nu kabul etti. Kurucu meclis yeni anayasayı hazırlayacaktı ve MGK’yle Danışma meclisi’nden oluşuyordu. Danışma meclisi’nde MGK’ce seçilen

il temsilcileriyle yine MGK’nin seçtiği 40 kişi yer alıyordu. Görevi, başta yeni anayasa olmak üzere MGK’nin gözden geçireceği yasaları hazırlamak, MGK’ye danışmanlık yapmaktı. Yasama alanında son karar, MGK’nindi. Danışma meclisi’nin ilan edildiği gün (16 ekim 1981), siyasal partiler kapatıldı. MGK’nin son biçimini verdiği Anayasa 7 kasım 1982’de halkoylamasıyla (%91,5 evet) kabul edildi.

1961 Anayasası’na tepki olarak, 1982 Anayasası’nda anarşi ve terörü önleyecek güçlü bir devlet kurulması öngörüldü. Temel hak ve özgürlüklerin sınırları daraltıldı. Yasaların, temel hakların özüne doku-namamaları gerektiği ilkesi yeni Anayasa’ ya alınmadı. Bunun yerine "sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmaması" kuralı kabul edildi. Savaş, seferberlik, sıkıyönetim gibi temel hak ve özgürlükleri sınırlayan durumlara bir de olağanüstü haller eklendi. Cumhurbaşkanının yetkileri genişletildi. Yasama organında da değişiklikler yapıldı, Cumhuriyet senatosu kaldırıldı. Meclisin af yetkisi sınırlandı. Yüksek hâkimler kurulu yerine, adalet bakanının başkanlığında "Hâkimler ve savcılar yüksek kurulu" oluşturuldu. Anayasa mahkeme-si’nde iptal davası açma hakkı sınırlandı. 1961 Anayasası’nın başında yer alan direnme hakkına yer verilmedi. Geçici 4. maddeyle eski parti yöneticilerinin siyasal eylemde bulunmaları, partilere üye olmaları yasaklandı.

Siyasal partiler yasası nisan 1983’te yürürlüğe girdi. Yasanın geçici maddelerine göre MGK, partilerin kurucu üyeleri içinde uygun görmediklerini veto edebilecekti. Siyasi partilerin seçime katılabilmeleri için, illerin en az yarısında örgütlenmeleri gerekiyordu. Milletvekili çıkarmaları için de tüm oyların % 10’undan fazla oy almaları koşulu getirilmişti. Yeni seçim yasasında da (haziran 1983) MGK’nin milletvekili adayları hakkında veto kullanabileceği belirtilmişti. Bu sınırlamalar karşısında 6 kasım 1983 seçimlerine, MGK’nin desteklediği MDP ile ANAP ve Halkçı parti katılabildi. SODEP ve DYR kurucu üyeleri, öngörülen süre içinde MGK’nin onayını alamadığı için, seçime giremedi. Mart 1984’te yapılan yerel seçimlere SODER DYP ve Refah partisi de katıldı.

Seçimlerden sonra demokrasiye dönüş süreci hızlandı. veto edilmiş kurucu üyeler partilerine katıldı. Avrupa konseyi, gelişmeleri değerlendirerek, mayıs 1981’den beri konsey toplantılarına kabul etmediği türk delegelerinin katılmasını onayladı (8 mayıs 1984). 1 383 yazar, sanatçı ve bilim adamı cumhurbaşkanı ve TBMM başkanına verdikleri bir dilekçeyle, Türkiye’deki demokratik düzene ilişkin gözlem ve istemlerini açıkladılar Arıcak yönetim bu dilekçeyi imzalayanlar aleyhinde dava açtı. 6 kasım seçimlerine katılan Halkçı parti, SODEP’le birleşirken MDP dağıldı. 28 eylül 1986 seçimlerinde DYP’nin ikinci parti durumuna yükseldiği görüldü. Anayasa değişikliğiyle siyasetle uğraşmaları yasaklanmış parti yöneticilerine siyasal haklarının, anayasa değişikliğiyle, kazandırılması gündeme geldi (mayıs 1987).

Sizlerde Konu Hakkında Yorum Yapın